|
Eğitim Sen Sendikal Birlik Grubu, 10 Ekim 2009 tarihinde
Ankara'da Türkiye Toplantısı gerçekleştirmiştir. Toplantıda
yapılan tartışmalar sonucu ortaya çıkan değerlendirmeler
şöyledir.
A-Siyasal Süreç
Ülkemiz son yedi yıldır Meclis'te önemli bir çoğunluğa sahip
AKP iktidarı tarafından yönetilmektedir. AKP daha 2002 yılında
iktidara geliş sürecinde yeni liberal politikaların en kararlı
uygulayıcısı olacağını ortaya koymuştur. Bu konuda çeşitli
çevrelerin kimi kaygıları olsa da (MSP ve Saadet Partisi
geleneği olarak, AB'nin "Hıristiyan Kulübü" olarak nitelenmesi
vb.) durum böyledir. Çünkü AKP, emperyalist-kapitalist
sistemin 1970'li yıllarda içine düştüğü krizden çıkmak üzere
Yeni Dünya Düzeni (YDD), küreselleşme adıyla ortaya koyduğu
yeni liberal politikaları yaşama geçirme konusunda, ABD'ye ne
kadar güvence verirse iktidar yolunun o denli açık olduğunu
biliyordu.
Özellikle 1990'lı yıllarda Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla
YDD politikalarını uygulama konusunda tüm engeller ortadan
kalkmış oluyordu. Buna bağlı olarak ABD istediği yöntemi
kullanarak (Kafkasya'da Turuncu Devrim'ler, Afganistan ve
Irak'ta silahlı işgallerle) dünyanın her noktasını kendi
politikalarına uygun olarak dizayn ediyordu.
Türkiye'ye gelince, kuşkusuz iktisadi işgal ABD için de uygun
bir yöntemdi. İşte emperyalizm esas olarak emekçilere
özelleştirme, kamunun tasfiye edilip tüm alanların serbest
piyasaya terk edilmesi, taşeronlaştırma, işsizleştirme,
sendikasızlaştırma, güvencesiz çalıştırma biçiminde yansıyacak
olan yeni liberal politikaları ülkemizde en iyi uygulayacak
işbirlikçi olarak AKP'yi ve onun iktidarını belirliyordu.
AKP ise geldiği günden bu yana tüm kamuyu tasfiye etmiş, "Ne
bulursam satarım kardeşim." diyerek Özal dönemine taş
çıkartmıştır. Cumhuriyet'le birlikte kurulup geliştirilen kamu
varlığının büyük çoğunluğunu özelleştirmiş; getirdiği yasalar
ve uygulamalarla sözleşmeli istihdamı teşvik etmektedir.
Tüm bu varlıkların haraç-mezat elden çıkarılmasına karşın iç
ve dış borç hep büyümekte, işsizlik resmi rakamlarla % 15'leri
bulmuş; "teğet" geçtiği söylenen krizin de etkisiyle pek çok
fabrika, işletme, özellikle küçük işletme kapanmış, üretim
durma noktasına gelmiş; yıllardır vatandaşa "tasarruf edin"
telkininde bulunanların "alın verin ekonomiye can verin"
dediği Türkiye noktasına gelinmiştir.
Ekonomik olarak durum özetle budur.
Diğer yandan AKP ülkemizde kendi dinsel, gerici anlayışını
toplum yaşamına hakim kılmak için devletin tüm kurumlarını
kontrol etmeye çalışmaktadır.
YÖK'le üniversiteler büyük oranda kontrol altına alınmıştır.
Akraba ve yakınlar aracılığıyla alınan medya kuruluşları ile
taraf medya oluşturulup taraf olmayanlar çeşitli yöntemlerle
bertaraf edilmeye çalışılmaktadır. Muhalif bir tek sese dahi
tahammül yoktur.
Her türlü baskı yöntemi kullanılmakta bütün buna karşın tek
tek direnen yazar, çizer, yargı mensubu çıkarsa da Ergenekoncu
yaftalamasıyla cezaevine atılarak tüm toplum sindirilmeye
çalışılmaktadır.
Diğer pek çok yöntemle birlikte HSYK ile ilgili hazırlanan
yönetmeliklerle, bağımsızlığı zaten sürekli tartışma konusu
olan yargı tümüyle iktidar inisiyatifine alınmak
istenmektedir.
Tüm bunlar AKP'nin önce bu alanları tümüyle kontrol altına
alıp sonra da toplumsal yaşamı istediği gibi düzenlemeyi
hedeflediğinin göstergesidir.
Bir başka konu ise, son süreçte küresel krizi, işsizliği,
özelleştirmeyi vb. pek çok şeyi unutturan "Kürt Açılımı",
"Demokratik Açılım" veya "Milli Birlik Projesi" projesidir.
Yirmi beş yıldır ülkemizi kasıp kavuran terör, ölüm, kan, acı,
ağıt, uyuşturucu ticareti, faili meçhul cinayetle milli
gelirden terörle mücadeleye harcanan trilyonlarca Lira. Kırk
bin civarında insanın ölümü, öksüz kalan veya ölen çocuklar,
oğlunu veya kocasını kaybetmiş kadınlar. Yakılan yıkılan
köyler vb. vb.
Durum böyle sürüp giderken, birden bire Cumhurbaşkanı bir
açıklama yapıyor. Diyor ki, "Tarihi fırsat kaçırılmamalıdır."
Doğaldır ki merak ediyoruz. Bu tarihi fırsat nedir? Otuz
yıldır (son yedi yılı AKP Hükümeti) bir türlü ortaya
çıkarmadığınız bu tarihi fırsat hangi nedenlerle, nereden,
ortaya çıkmıştır?
Ülkenin başbakanı 2005 yılında Diyarbakır'da "Kürt Sorunu
benim sorunumdur'' diye ifade edip çözümü için dileklerde
bulunurken, son seçim sürecinde bölgenin bir başka ilinde bu
kez "Ya sev ya terket!" diyebiliyordu.
İşte bu başbakanın, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi aday
gösterip seçilmesini sağladığı "kardeşi" Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül birden bire "tarihi bir fırsat" yakaladığımızı ve
bunu kaçırmamamız gerektiğini vurguluyor, Yetmez daha da ileri
gidiyor, "şayet sorunlarımızı (kastedilen "Kürt Sorunu") biz
çözmezsek dışarıdan gelip çözerler" diyordu.
Kuşkusuz bu konuda örnekler artırılabilir. Öte yandan sorunun
ağırlığı, kökleri ve çok çeşitli etkenleri olması açısından bu
bildirinin kapsamını aşar. Ancak yaşananları özetleyip bir
çerçeve çizmek gerekirse emekçiler açısından şöyle yaklaşmak
gerektiğine inanıyoruz.
Adını ne koyarsanız koyun "Kürt sorunu", "Güneydoğu sorunu",
"Terör sorunu", sorun Türkiye'nin sorunudur. Sorun bu ülke
tarafından çözülecektir.
Bugün "fırsat" ya da çözüm diye sunulan proje Amerikan
patentlidir. Bundan kimsenin kuşkusu yoktur. Mevcut proje;
ABD'nin Irak'tan çekilmesi sonucu ortaya çıkan boşluğun ABD
çıkarlarını koruyacak şekilde politikaların sürdürülmesi
doğrultusunda, bölge ülkelerine dağıtılan rol paylaşımından
başka bir şey değildir. ABD açısından kimin, nerede hangi dili
ne kadar kullandığının bir önemi yoktur. Onun için önemli olan
varsa yoksa bölgenin yeni şekillenmesinde BOP'la oluşturulan
konsensus gereği kendi çıkarlarının zedelenmemesi hatta
geliştirilerek devam etmesidir. Diğer bir deyişle emperyalist
bir çözümdür. Yani Irak'a girerken vadettiği "demokrasi" gibi
bir çözümdür. Şu herkesçe bilinmelidir ki, emperyalizmin
parmağının değdiği yerden emekçiler ve ezilen halkların lehine
bir çözüm çıkmaz.
"Kürt Sorunu"nun çözümü bölünme veya parçalanmada değil,
birleşmededir. Ayrılıkta değil, kaynaşmadadır. Bu nedenle
emperyalistlerin önerilerine karşılık emekçiler, terör ve
şiddetten uzak, demokratik yöntemlerle oluşturulmuş birlik ve
beraberlikten yana olmalıdır.
Kim bilir belki de emperyalizmin etnik ve dinsel etnisiteyi bu
denli tetikleyip körüklediği böylesi bir süreçte, tam da,
"Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin." deme
zamanıdır.
B-Sendikal Süreç
Eğitim Sen ve KESK
Sendikal mücadelenin dünyada da, ülkemizde de pek çok sorunu
olduğu, buna bağlı olarak da mücadelenin bir türlü istenen
düzeyde yükseltilemediği hepimizce bilinmektedir.
Elbette süreci olumsuz etkileyen
sendikal mücadelenin
dışından kaynaklanan
nedenler kısa sürede ve kolayca çözülmeyecektir.
Ancak bir de
sendikal mücadelenin kendisinden,
kendi içinden
kaynaklanan nedenler
vardır. Üstelik bu nedenler günlük yaşam pratiğinin içinde,
çoğu kez, genel sorunların önüne geçer. Üyeyi ve hedef kitleyi
genel sorunlardan daha hızlı ve kolay etkiliyor. Dolayısıyla
kendimizden kaynaklı bu sorunları ancak kendimiz; sendikal
mücadelede gerçekten geniş perspektifi olan herkes sorun
olarak algıladığında çözüme varabiliriz. Bu bağlamda bu gün
Eğitim Sen ve KESK'e baktığımızda durum maalesef pek içaçıcı
gözükmemektedir.
Bugün işkolumuzda yaşanan sorunlara baktığımızda;
-Eğitim ehil eller tarafından yönetilmiyor.
-Eğitim bir temel hak olmak yerine, sağlık gibi herkesin
parası kadar yararlandığı bir meta haline dönüşmüş, devlet
okullarında dahi bir yandan parasız kitap dağıtılırken öte
yandan katkı payı ile birlikte onlarca kalem adıyla para
toplanan işletmeler haline dönüşmüştür.
-Yüz binlerce öğretmen adayı atanamazken, pek çok yerde
öğretmen açıkları devam etmektedir.
-Sözleşmeli öğretmenlik artık bir yöntem haline gelmiş, yüksek
işsizlik nedeniyle sözleşmeliliğe dahi neredeyse şükredilir
olmuştur.
-Bir biçimde atanmış halen çalışanların ise ücretten çalışma
koşullarına dek pek çok sorunu olduğu ortada.
-Beden eğitimi ve resim dersleri neredeyse ortadan kalkıyor.
-Okullarda artık kadrolu memur ve hizmetli istihdamı neredeyse
bitmiş; yerine başta temizlik ve güvenlik işleri olmak üzere
tümüyle taşeron firmalara verilmiş bu da yetmezmiş gibi "okul
polisi" uygulamasına başlanmıştır.
-Mesleki eğitimde sorunlar devam etmekte siyasal iktidar İmam
Hatiplerin katsayı meselelerini yaşama geçirerek siyasi
anlayışına uygun olarak tabanını rahatlatmıştır. İşin en acısı
da pek çok konuda olduğu gibi Eğitim Sen yine sessiz kalmış
hatta medya mensupları tarafından yöneticilere sorulan
sorulara dahi açık bir yanıt verilememiştir.
-Siyasal iktidar üniversiteyi tümüyle kontrol altına almaya
çalışmakta öyle ki Cumhurbaşkanı boşalan YÖK üyeliğine,
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterini atamıştır.
-Sendikamızın bu esas kendi alanına ilişkin konularda yöne
doğru dürüst ses çıkmazken, kamuoyu üniversiteyi ziyaret eden
iktidar temsilcilerine ilerici, aydın, yurtsever, devrimci,
demokrat üniversite öğrencilerinin protestolarıyla umutlarını
büyütmeye çalışmaktadır.
-Yeni müfredat programı vb. dayandığı felsefe gereği
emperyalist kapitalist sistemin istediği insan yetiştirme
aracı olarak uygulaması devam ediyor.
-Ders kitapları gerici, ayrımcı ögelerle dolu. Kuşkusuz daha
pek çok sorun...
Tüm bu sorunlara karşılık Eğitim Sen ne durumda, ne yapıyor?
Bizce Eğitim Sen ve KESK söz konusu olunca en başta
belirlenmesi gereken en temel sorun " eksen
kayması"dır.
Örgütümüz kendi zemini olan emek mücadelesi zemininden çıkıp,
tüm belirlemelerinde, hareket ve yaklaşımlarında "Kürt
Sorunu"nu esas almaya başlamıştır.
Sendikamızın bu tutumu nedeniyle eğitimin, üyemizin ve hedef
kitlenin (işkolunun ve işkollarının) sorunları arka plana
atmış, adeta önemsiz sorunlar olarak görmektedir.
Bu nedenden dolayı da Eğitim Sen işyerlerinde gündem değildir.
Sendikamızın işyerleri ve çalışanın sorunlarını esas alıp
gündem yapamamasının da etkisiyle işyerleri de sendikayı
gündem yapmamaktadır.
Başat sorunlardan biri olarak gözüken " Toplu
Sözleşme Hakkı"
konusunda dahi planlı, programlı hukuk mücadelesi dahil, tüm
zeminleri esas alan kararlı ve sonuç alıcı bir tutum yoktur.
Tüm Bel Sen'in AİHM kararı, sendikalarımızın kuruluşundaki
ciddi katkıları ve bir kamu hukukçusu Prof. Dr. Mesut
Gülmez'in "Kamu
Çalışanlarının TİS hakkı vardır."
iddialarına karşılık ciddi bir
hukuk mücadelesi verilmezken, diğer pek çok konuda sanki
sendikal mücadele adeta dava açmayla sınırlanmış durumdadır.
Sendikamız yeni üye kazanamıyor, var olanı korumak başarı
sayılıyor. Artık üçüncü sendikayız.
Eylem ve etkinlikler kararlaştırılmasından, planlanmasına en
çok da katılımına dek ciddi sıkıntılar içeriyor. Öyle ki artık
kitlesel eylemler de kadro eylemleri de sorunlu. Zaman zaman
katılımın yetersizliği nedeniyle eylemler planlandığı biçimde
sürdürülemiyor.
Toplu görüşme süreci (KESK'in masayı terketmesi dahil) rutinin
tekrarı.
Örgütte güven bunalımı had safhadadır. Örgüt yönetilemiyor.
Bugün Eğitim Sen ve KESK'in ilk sırada saydığımız " eksen
kayması"yla birlikte
en önemli sorunlarından birisi de örgütlerimizde yaşanan “yönetim
krizi”dir. Zaten pek
çok sorunu olan Sendikamız, son genel kurulla birlikte kendi
içinden üretilen yeni bir sorunla karşı karşıya kalmıştır.
Örgütün delege sayısı olarak yarısı, kitle tabanı olarak çok
daha fazlası yönetim dışıdır.
Ayrıca bugünkü yönetim de “ ittifak
etmiş anlayışlar yönetimi”
değildir.
Bugün KESK ve Eğitim Sen'i tek bir grubun (Kimbilir belki bir
kişi demek gerekir.) yönetmeye çalıştığı herkesçe
bilinmektedir.
Kimin delege sayısı kaç olursa olsun, mevcut durum öncelikle
bu örgütün doğasına aykırıdır. Bunun da sorumlusu, Demokratik
Emek Hareketi ve DSD gruplarıdır.
Şimdi öncelikle bu sorunu çözmek gerekir. Bunun için de
yapılması gereken bellidir. Biz Sendikal Birlik olarak
öneriyoruz:
Eğitim Sen'de, bir an önce olağanüstü genel kurul yapılarak
örgüt olağan yönetimine kavuşturulmalıdır. Olağanüstü genel
kurul çağrısını da bugünkü yönetim yapmalıdır.
Bu öneri alışılmışın dışında görülebilir. Bizim inancımız
budur. Emek mücadelesinde günübirlik işlere takılıp kalmayan,
konuyu emek mücadelesinin adına yakışır ciddiyette ve
büyüklükte düşünenlerin komplekse kapılmasına gerek yoktur.
Böylesi bir girişimle belki de örgütümüzde son yıllarda yok
olmuş güven duygusunun yeniden inşası için bir fırsat
yaratabiliriz.
Öte yandan, biz halen Eğitim Sen'de ve KESK'te ciddi bir
sendikal birikimin olduğuna inanıyoruz. Bu birikim bir süredir
sendikal mücadelenin geleceğine ve gelişmesine harcanmıyor
olsa da bu birikim bu örgütte vardır. Biz bu birikime ve bu
değerlere sahip çıkmak üzere bugüne dek olduğu gibi bundan
sonra da elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Ancak bu
açık ve örgütü düşünen emek mücadelesini düşünen sorumlu
tavrımız kimseyi yanıltmasın. Biz başaracağımıza inanıyoruz.
Herkesin en az bizim kadar sorumlu davranmasını bu örgütün
tabanının anlayışını görüşlerini beklentilerini delege
sayısından, yönetimde olup olmamaktan bağımsız ciddiye
alacağını umuyoruz.
Şayet bu hassasiyetler görmezden gelinir ve geçiştirilerek,
herkes bugüne dek olduğu gibi bildiğini okumaya devam ederse
şu herkesçe bilinsin, SB kimseye mahkûm değildir, mahkûm
olmayacaktır.
Bu güne dek örgütte gösterdiğimiz çabalara karşın, herkes
tarafından yanlışlardan ve olumsuzluklardan çıkma çabası
gösterilmediği taktirde, SB'nin yeniden kendi özgür ve özgün
değerlendirmelerini yapma meşruiyeti vardır, bunu kimse
engelleyemez.
Bugün Eğitim Sen ve KESK'in durumu SB, olarak bizim murat
ettiğimiz ve bunca emek verilmiş örgütümüzün hakettiği bir
nokta değildir.
Bu gün sendikamızın ve ülkemizin getirildiği noktadan kaygı
duyan, Türkiye’nin çevresine bakıldığında ve yönetenlerin
hevesleri dikkate alındığında
laik cumhuriyete sahip
çıkmanın ne denli elzem bir görev olduğu
daha bir önem kazanmaktadır. Bu
konuda tüm Atatürkçü, ilerici, demokrat, sosyal demokrat,
devrimci arkadaşlar, Sendikal Birlikçiler, örgütümüzü
gerçekten layık olduğu yere taşımak, gerçekten özgür ve
demokratik tam bağımsız bir Türkiye'de barış içinde bir arada
yaşamak için tüm gücüyle çalışmayı sürdürecektir.
C-Sendikal Birlik
Toplantımızda aldığımız kararlar gereği mali sorunlar bir an
önce çözülüp arkadaşlarımız var güçleriyle örgütlenme ve
mücadeleyi yükseltme konusunda sorumluluklarını yerine
getireceklerdir.
Bilindiği gibi SB Grubu olarak 2005 Genel Kurulunda bir
sıkıntı yaşadık. Pek çok arkadaşın tanıklığıyla yaşananlar,
birkaç arkadaşın yönetim adaylığı için grubun işleyişini ve
kararlarını hiçe sayarak (grubun toplantısına dahi katılmadan,
grup kararına rağmen) aday olma süreci ile biten ayrışma
meselesidir. Başlangıçta ayrışma, ideolojik değil kişisel
istikbal hırsına yenik düşmüş arkadaşların ürünü olarak ortaya
çıkmıştır. Bu konuda söylenecek çok söz vardır. Ancak bu
bildiri bunun yeri olmadığını düşünüyoruz. Ancak bu günlerde
esen rüzgârları önemsediğimiz için konuya nasıl yaklaştığımızı
belirtip bu bölümü tamamlamak istiyoruz: Biz Sendikal Birlik
Grubu olarak gayet netiz. 2005 yılındaki açıklamamızda
belirttiğimiz gibi bir kaç kişi hariç, hiçbir arkadaşımızla
bir sorunumuzun olmadığını ve daha önce birlikte olduğumuz
arkadaşlarımızı gruba katılmaya, katkı ve güç vermeye davet
ettiğimizi bir kez daha tekrar ediyoruz.
Bu konuda samimi ve içten olan hiç kimsenin başka şeyler
kurmasına, pazarlık vb. yöntemler aramasına gerek yoktur.
Örgütün geldiği nokta ortadadır. Bu konuda kaygısı olan,
kişisel istikbalini grubun önüne koymamış, koymayacak her
SB'çi ile bir arada olmak bizim için her zaman vazgeçilmez
olacaktır.
Biz SB grubunun ilk ortaya çıktığı Özdere Toplantısı’ndan bu
yana ortaya koyduğumuz tüm anlayış ve ilkelerin sahibiyiz,
sahibi olmaya devam edeceğiz.
Saygılarımızla. |